içimdeki ateşleri insanlarla paylaşmayı ve onlara da bu ateşten istifade etmelerini sağlamak istiyorum.

27 Aralık 2009 Pazar

Öldükten sonra 3 seçenek


Evet insan ölecek kesin.

Öldükten sonra kabire girecek kesin.

İnsanoğlu için 3 seçenek var.
1) İman edenler için daha güzel bir yer.
2) İmanı olan ahirete inanan fakat zevk sefa içinde Allah'ın isteklerine uymadığı için ebedi bir hapis, bütün dostlarından uzak yanlız bir hapisdir.
3) Ahirete inanmayan ve yoldan çıkmışlar için ebedi bir idam kapısı. Yani hem sevdiklerini hem kendisini idam eden bir darağacı. Öyle bildiği için bu şekilde karşılığını görecek. Başka hakkı da yok. 

Madem ecel gizli ve her an ölüm insanı idam etmek yada hapse atmak için gelebilir ki -genç ihtiyar demiyor- böyle önemli bir son hakkında insanın sonsuz idamdan ve hapisten kurtulma meselesi ve sonsuz bir güzellikler ülkesine çevirme meselesi o insanın en az dünyası kadar önemli bir mesele değil midir ?
Doğru mu bu ?

Bu gerçeğin bu 3 seçenekle olduğunu ve bu seçeneklerin bu gerçeklerle devam ettiğine 124000 güvenilir haber verici ki bunlar Allahın elçileri olduklarına dair ellerinde mucizeler var. Dahası bu peygamberlerin haberlerinin aynılarını 124milyon evliya keşfetmişler, zevk almışlar ve şahit olmuşlar. Dahası sayılamayacak kadar araştırmacının kesin delilleri ile o aynı haberleri bilimsel ve akla uygun olduklarını söylüyorlar. Neyi "ebedi hapisten yada idamdan kurtulmanın ve o yolu sonsuz mutluluğa çevirmenin yolu iman ve itaat ile olacağını".  Ayrı ayrı zamanda yaşayan bu insanlar aynı söz üzerinde ittifak ediyorlar.

Eğer bir yolda size birisi çok az tehlikeli(%1 gibi) bir yol olduğunu söylese. ilerde azgın hayvanlar ve yol kesen insanlar var dese,  ve o yoldan gitsen çok güzel bir yemek dahi yesen o kurt seni kemirir ve iştahını kaçırır.

            Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebebolduğunu ve îman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer îman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
            Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
            Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit "Gel            biletini al!" diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve rûhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere baktığı için ve mu'cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nev'-i beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
            İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi; istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder